Karpuz Kabuğundan Hiçbir Şey Yapmamak

Ahmet Uluçay. Hem adaşım hem memlekettaşım. Tavşanlılı bir yönetmen. Kasım 2004’te izleyici ile buluşan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle hem Türkiye’de hem de dünyada hak ettiği değeri gördü. İstanbul Film Festivali ve Ankara Film Festivali’nde “En İyi Film” ödüllerinin, Akdeniz Film Festivali’ndeyse “Altın Antigone Ödülü”nün Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak‘a gitmesi, o yıl için kimseyi şaşırtmamıştı. Film, Ahmet Uluçay’ın doğup büyüdüğü yer olan Tepecik köyünde sinemayla tanışmasını ve kısıtlı imkanlarla verdiği film yapma mücadelesini anlatan, şiirsel gerçekçi bir başyapıttı. Yönetmenin ikinci uzun metrajı Bozkırda Deniz Kabuğu‘nun çekimleri ne yazıktır ki Ahmet Uluçay’ın sağlık sorunlarını takiben Kasım 2009’da hayatını kaybetmesiyle tamamlanamadı. Uluçay, bozkırın “kabuğunu” kırıp açık denizlere açılmak isterken, yolculuğu, yola çıktığı taşrada son buldu.

***

Yaz bitti. Bu yaz İzmir’e hiç gitmedim. Kütahya’ya da gitmedim. Birkaç kez karpuz yedim. Birkaç kez de denize girdim, Üsküdar sahilde. En güzeliyse bu ikisinin bir arada yaşandığı, Boğaz’ın sularına kendimi bıraktığım o temmuz akşamüstünde, sudan çıkıp yediğim karpuzdu. Tarihî Yarımada manzarasında yenen bir karpuz ve hayır, dilim şeklinde ısıra ısıra değil. Gayet önceden planlanmış bir biçimde, öğlenden itinayla manavdan seçilip alınmış, sonrasında ikiye bölünerek buzdolabına soğuması için bırakılmış bir karpuzdu. Deniz için hazırlık yaparken dolaptan çıkarılan, önce dilimlenip ardından geniş ve derince bir tabağa üçgen şeklinde kesilen bir karpuz. Tabağı streç filmle sardım, çekmeceden birbirinden farklı çatallar arasında eküri olanları, onlar arasından da en güzel olanları seçtim. İki tane. Çatalları da bir güzel streçledikten sonra, çantada karpuz tabağıyla birlikte plaj havlusunun kıyısına konuşlandırdım. Diğer çatal, denizde bana eşlik edecek olan arkadaşım içindi.

Denizden çıktığımızda çantamdan büyük bir karpuz tabağının çıkacağını asla tahmin edemezdi. Uzunca bir süre hem muhabbet edip hem karpuz yerken bir noktada tabağın yarısını anca yediğimizi fark ettik. İki kişi için oldukça fazla karpuz kesmişim. Ya elimin ayarı yok ya da kıtlıktan çıktığım bir zaman dilimi, başka açıklaması olamaz. Her koşulda o tabak zaten bitecekti, karpuz çok güzel bir nimet çünkü. Yüzde 92’si su. Tıpkı Boğaz manzarası gibi.

Bu süre zarfında Boğaz her zamanki gibi hem çok canlı hem de çok büyüleyiciydi. Ayasofya’yı, Topkapı’yı, diğer yanda Galata’yı, hemen sağda köprüyü görüyor İstanbul’u izliyorduk. Derken devasa büyüklükte ve uzunlukta bir gemi tüm bu büyüleyici manzarayı bıçak gibi kesmişti. Esasen hâlihazırda onlarca gemi Boğaz’da seyir halindeydi ama o geminin çok büyük olmasından kaynaklı olsa gerek, arkadaşım gemilerin suyun üzerinde nasıl durabildiğini sordu.

Arkadaşlarımın en basit soru ve sorunlarını dahi çok büyük ciddiyetle dinlediğim ve bu sorunlarla ilgilendiğim için, bir yandan çatalımın ucuna batırdığım karpuz diliminde çekirdek var mı yok mu diye kontrol ederken, bir yandan soruya vereceğim cevabı çoktan kafamda belirlemiştim. Yine de soru lise fizik sorusu olduğundan önem sırasına göre önce karpuzu ağzıma atıp sonra “Su,” dedim. Suyun kaldırma kuvveti… Gemilerin alt bölümleri boş olur, daha doğrusu havayla doludur. Bu sayede su bu hava kütlesini yukarı iter, gemiler her ne kadar tonlarca ağırlıkta metallerden yapılmış olsalar da taban tasarımları ve hava boşlukları onları suyun üzerinde tutar.

Bilimsel açıklamayı bu kadar net yapabilmem karşısında şaşırmıştı. O sırada içimden “İnşallah uçakların nasıl uçabildiğini sormaz,” diye geçiriyordum çünkü buna dair bu netlikte bir bilimsel açıklamam yok. En fazla uçaklar uçabiliyor çünkü kanatları var, diyebilirdim.

Konu gemilerden açılınca ve ben yazın en güzel karpuzunu hapur hupur yediğimden aklıma Ahmet Uluçay düştü, sonra da onun karpuz kabuğundan yaptığı gemiler. Eve döndüğümde tabağa doğradığım karpuzların kabuklarını mutfak tezgahında tepside bıraktığımı gördüm. İçimden, “Eh be Ahmet abi, bu kabuklar olsa olsa sandal olurmuş, gemi de nereden çıktı ki?” diye geçirdim. Sonuçta gemi var gemicik var.

Karpuz kabuklarına baktım. Dedim ki ben bu kabuklardan ne yapabilirim? O an Ahmet Uluçay’ın sinema tutkusuyla kendisi dahi köy olan bir şehrin köyünde sinema filmi yapma gayretini düşündüm. Karpuz kabuklarından hiçbir şey yapmamaya karar verdim. Çöp kovasının mandalına ayağımla bastım, tepsiyi 30 derece eğip elimle tek hamlede kabukları çöpe yolladım. Fark ettim ki Uluçay ile adaştık, aynı ilçedendik, ikimiz de karpuz kabuklarıyla imtihan olmuştuk ve ben çok yorulmuştum. Sırtımı dönüp mutfaktan çıkarken, “Şu filmi bir izleyeyim,” diye düşündüm. Hâlâ izlemiş değilim. Ahmet Uluçay’a, Filistin’e ve karpuzların kabuklarından ziyade çekirdeklerine bağladığım umuduma…

Diğer Yaralar