Mümkün olsaydı bu dünyanın hiç yaratılmamış olmasını dilerdim ve yine mümkün olsaydı bu dünyanın sonunun hiç gelmemesini. Böyle bir sıkışmışlık işte. Kainatın matematiğini kendimce çözdüğümden bu yana hissettiğim ve yaşadığım yalnızca sıkışmışlık.
Yine de anlatmaya değer bir hikaye düşünüyorum. Bu bir kurgu da olabilir, bir başkasından duyduğum yahut bizzat yaşadığım bir hikaye de. Aklımdan niceleri geçiyor geçmesine de, anlatmaya değer mi? Anlatmak belki de anlaşılmak beklentisini beraberinde getirdiği için bu telaşım. Anlaşılmadıktan sonra anlatmak neye yarar? Öte yandan anlatmadıkça kim nasıl anlasın hikayeni, derdini, olanı, biteni?
Anlatmanın bininin bir para olduğu zamanlardayız. Paranın bininin bir olduğu zamanlarda. Ne anlatıyorsun acaba, dediğinizi duyar gibiyim. Konu da tam olarak bu zaten.
Yapay zeka araçlarına talimat verirken, “Falanca karmaşık ve teknik bir konuyu lise öğrencisinin anlayacağı şekilde anlat,” diyoruz ya hani, keşke günlük hayatta da böyle sihirli formüllerimiz olsa. “Hey Siri, eşit vatandaşlık ilkesini hayatta hiç dini, dili, ırkı, cinsiyeti veya sosyal statüsü sebebiyle ayrımcılığa uğramamış birinin anlayacağı şekilde anlat.” Mümkün mü böyle bir şey? Değil sanırım. Eşekten düşeni yalnızca eşekten düşenlerin anlayabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Sorun şu ki eşekten düşmenin de epeycesi var. Kırılımlar, kırılımlara katılıp eşekten düşmüşlüğümüzle bizi bir başımıza bırakıyor. Yine de anlatmak istiyor insan. Anlatıyorum.
Yakın zamanda bir aydınlanma yaşadım. Bu tür aydınlanmalar genelde hiç beklenmeyen bir yerde ve hiç beklenmeyen bir anda yaşanır. Beynin nöronları arasındaki trafik anlık olarak o ana kadar hiç akmadığı bir rotada akar, olmadık iki veya daha fazla şey harmanlanıverir. Hikayeler de zaten bir hikaye olabilmeyi buna borçludur. Belki de bu beklenmedik yerlerdeki beklenmedik anlarda, beynimizi rölantiye aldığımız için gerçekleşir bu aydınlanmalar. Hiçbir şey düşünmediğin anlarda çok şeyler düşünürsün aslında.
Bir berber koltuğunda oturmuş duvarı boydan boya kaplayan aynadaki yansımama oldukça boş gözlerle bakarken bir sağımda bir solumda hem bir şeyler anlatıp hem de saçlarımı kesen berberin dediklerini, küçük kafa hareketleriyle ve birkaç kelimeyle onaylıyordum.
— İnternet dolandırıcı kaynıyor, çok dikkatli olmak lazım. Yandaki dükkanın sahibi neyi var neyi yok sanal kumarda kaybetti. Bunlar önce kazandırıyor, seni alıştırıyor sonra da başını koyduğun yastığı bile alıyorlar.
— Hıhı aynen öyle abi.
Adamın anlattıklarından bağımsız, kendime ayırabildiğim ve de herhangi başka bir şey düşünmeme gerek olmayan o kısa 40 dakikalık süreyi bir molaya çevirmek gibi bir rutinim var. Zihinsel bir molaya. Hem bazen bu sessizliğe berberiniz de daha az konuşarak eşlik edebiliyor. Bununla beraber tıraş makinesinin motorunun çıkardığı ses ve ürettiği titreşim beyinde haptik ve hipnotik bir etkiye neden oluyor. Titreşim adeta beyne yapılan bir masaj gibi zihni daha da rahatlatırken ses sizi aynalarla dolu o dükkanda uzay boşluğunda sürüklüyor.
Yine böyle bir anda, o boşlukta sürüklenirken, arka planda içeriği önemsiz akan konuşmaların birden net bir soruyla kesildiğini fark edip aynalardan çıkıverdim. “Sakalları usturayla mı keselim?” Evet diyebildim sadece. Herhangi başka bir soru sormuş olsaydı da bunun cevabı muhtemelen evet olacaktı çünkü az evvel sürüklendiğim o boşluğun etkisi henüz üzerimdeydi. Tüm bunlar olurken yan koltuğumdaki adamın tıraşı bitmiş, çırağın ensesine tuttuğu aynadan son kontrolleri yapıyordu. Hesabı ödemek üzere elini ceketinin iç cebine daldırırken borcumuz ne kadar, diye sordu. “750 versen yeter,” dedi berber. Dört adet 200’lük çıktı cüzdandan. Berber para üstü vermek için kısa süreliğine kasaya yöneldi, 50 lira banknotu uzattı. Kısa bir uğurlama merasimi sonrası tekrar bulunduğum koltuğa geldi. Az önce koca bir dinginlikte olan zihnime tüm bu detaylar adeta fırsat kollamışlar gibi doluştu.
Bir yandan tıraş fırçasıyla sakallarıma köpüğü iyice yayarken bir yandan aynadan benimle göz teması kuruyordu. Verdiği kısa esin ardından küçük bir kafa hareketiyle lafa girdi: “Şu giden adam var ya, iki haftada bir buraya gelir, Allah günü çırağa bahşiş bıraktığını görmedik, hali vakti epey yerinde. Gördün ya 50 lira para üstünü bekledi, oysa ver yani çırağa, yok yok cebinde akrep var bunların…”
Berber o konudan bu konudan sürüsüne bereket yargılarını üzerime fırlatıyordu. Tıraş makinesi yerini usturaya bırakmış, az evvelki o zihin rahatlatma seansı da yerini pür dikkat bir takibe bırakmıştı.
Berber hiç de onun gibi düşünmediğim birçok konuda oldukça sert ifadelerini sözünü sakınmadan sıralarken ben artık gelişigüzel onaylamalarımı dahi yapamaz durumdaydım. Nitekim boğazıma dayanmış bir ustura beni her bakımdan susturmaya yetmişti. Sanki konuştuğumda, aksi bir şey söylediğimde berber sinirlenecek ve oldukça hassas kullanması gereken usturayla boğazımı kesecekmiş hissiyatı tarafından kuşatılmıştım. Dahası onu onaylar bir cümle kursam bu kez de sadece hareket etmiş olduğum için o bıçak beni yaralayabilirdi.
İşte tam da o anda, bahsettiğim o aydınlanmayı yaşadım. Beni susturan o ustura, yalnızca o berber dükkanında bir sakal tıraşı anında değil esasen hayatımın tamamında boğazıma dayanmış ve beni susturmuştu.
Hesabı ödedim. Dükkandan çıktığımda aklımda yalnızca ve yalnızca bu yazıyı yazıp anlatmak vardı. Anlatmak, konuşmak, susmamak. Boğazına dayanmış usturaya rağmen. Hayat zaten kesikler, kanamalar, yaralar ve kabuklarla bezeli. Bu ilk kesik olsun. Ardından getireceği kanamalar ne hikayeleri vücuda getirir, görelim.